Büyük Alimlerin Tasavvuf ve Sûfîler Hakkındaki Övgüleri
Büyük alimlerin tasavvuf ve sûfîler hakkındaki övgüleri, tasavvufun ve sûfîlerin İslam'daki manevi derinliğini ve ruhsal katkılarını vurgular.
Büyük Alimlerin Tasavvuf ve Sûfîler Hakkındaki Övgüleri
İlim ehli meşhur imamların tasavvufun önemi ve tasavvuf erbabının methi hususunda söylediklerinden bazılarını sizlerle paylaşacağım:
Şeyh Alâeddin Muhammed el-Haskefî [rahmetullahi aleyh] (v. 1088/1677):
"Şüphesiz ki Ebû Ali ed-Dekkâk, bu tarikatı Ebü'l-Kasım en-Nasrâbâdî'den aldığını söylemiştir. Ebü'l-Kasım ise kendisinin Şiblî'den, Şiblî'nin Serî es-Sakatî'den, Serî es-Sakatî'nin Ma'rûf-i Kerhî'den, Ma'rûf-i Kerhî'nin Davud et-Tâî'den, Davud et-Tâî'nin ise ilmi ve takrîkat İmam Ebû Hanîfe’den [kuddise sırruhüm] aldığını belirtmiştir. Bu zatların her biri tasavvufu övmüş ve faziletini kabul etmiştir."
İmam Mâlik [rahmetullahi aleyh] (v. 179/795):
“Her kim tasavvuf terbiyesi alır fakat fıkıh öğrenmezse, o kişi zındık olur. Her kim fıkıh öğrenir fakat tasavvuf terbiyesi almazsa, o kişi fâsık olur. Her kim ikisini bir araya getirirse, o kişi hakikat ehli olur.”
İmam Şâfiî [rahmetullahi aleyh] (v. 204/820):
“Sûfîlerle arkadaşlık yaptım, onlardan duyup istifade ettiğim en güzel şey şu üç sözdür:”
Âbidin, Reddü’l-Muhtâr, 1/60.
İmam Şa’rânî [kuddise sırruhû], el-Minenü’l-Kübrâ isimli kitabında şöyle buyurmuştur:
“Eğer bir kimse, ‘Şayet tasavvuf yolu meşru bir şey olsaydı, müctehid imamlar muhakkak tasavvuf konusunda kitaplar yazardı. Halbuki onların bu hususta bir kitap yazdıklarını kesinlikle görmedik’ derse, ona şöyle cevap veririz: Müctehid imamların tasavvuf konusunda kitap yazmamalarının nedeni, bulundukları asırlardaki insanların kalp hastalıklarının oldukça az olması, riya ve nifaktan fazlasıyla selâmette olmalarıdır. Bu asırlardaki insanların riya ve nifaktan uzak olmadıklarını var sayacak olsak bile, bu durum kendilerinde neredeyse hiç kusur görünmeyen çok az sayıda insanda bulunurdu. Ayrıca müctehid imamlar o zamanlarda da büyük gayretleriyle; tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn seleften ve köylere yayılmış, kendilerinden ilim sorulan ulema ve kendisiyle tüm hükümlerinin ölçülerinin bulunduğu cemiyetleri bir araya getirmeye yönelikti. Şüphesiz bu da bazı insanların dinî hükümlerinin temel bir unsuru olmayan kalbî amelleri konusunda münakaşa etmekle meşgul olmaktan daha önemliydi. Hatta bunu yapsalardı asıl yapılması gerekeni yapmamış olabilirlerdi. Hiçbir akıllı kimse; İmam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Şâfiî ve İmam Ahmed [rahmetullahi aleyhim] gibi zatların nefislerinde riya, ucb, kibir, haset veya nifak gibi hasletler olduğunu bildikleri halde nefisleriyle cihad ve münakaşa etmediklerini kesinlikle iddia edemez. Eğer onlar nefislerinin bu âfet ve hastalıklardan selâmette olduğunu bilmeselerdi diğer tüm ilimlerden önce bunları tedavi etmekle meşgul olurlardı.”
Ali el-Kârî, Mirkâtü’l-Mefâtîh, 1/335.
“Yani, kim nefsini kötü ahlaklardan temizleyip güzel ahlaklarla süslemeden şer’î hükümleri; fıkh-ı ekber olarak bilinen akaid ilmini ve fıkh-ı asgar olarak bilinen fıkıh ilmini öğrenmeyi talep ederse, bu onu fasıklığa düşürebilir. Zira insan nefsini arındırmaz ve süslemezse, tabiatı gereği fasıklığa götüren bazı manalara dalar. Kim de şer’î hükümleri bırakıp tasavvuf ilmini talep ederse, o kişinin ayağı zındıklık batağına kayabilir. Çünkü bu kişinin ahlakı şeriatın bağlarından ayrılmıştır.
Vakit kılıçtır. Eğer sen onu kesmezsen (değerlendirip istifade etmezsen), o seni keser.
Eğer sen nefsini hak ile meşgul etmezsen, o seni bâtıl ile meşgul eder.
Kendini yok saymak, günahtan korunmaya bir vesiledir.
Bir diğer sözünde ise şöyle buyurmuştur: ‘Bana dünyanızdan şu üç şey sevdirildi:
- Meşakkat ve zorluğa götüren şeyleri terk etmek,
- Mahlukata yumuşak davranarak onlarla iyi geçinmek,
- Tasavvuf ehlinin yoluna uymak.’
Bir şiirinde ise şöyle buyurmuştur:
‘Hem fakih hem sûfî ol, sakın biriyle yetinme, Ben Allah hakkı için sana nasihatte bulunuyorum. Sade fakihin kalbi katı olur, tadamaz takvayı, Öbürü ise cahildir, nasıl yapar ıslah?’
İmam Ahmed b. Hanbel [rahmetullahi aleyh] (v. 241/855) şöyle buyurmuştur:
‘Yeryüzünde sûfîlerden daha faziletli olan bir topluluk bilmiyorum.’
İmam Yâfiî, İmam Ahmed b. Hanbel [rahmetullahi aleyhimâ] hakkında şöyle buyurmuştur:
‘İmam Ahmed, büyüklüğüne rağmen bazı ârif sûfîlerin yanına çokça gidip gelirdi. Kendisine, “Bu şeyhin yanına bir şey rivayet etmek için mi gidip geliyorsun?” denildiğinde İmam Ahmed, “İşin başı olan takvaya -veya marifetullah haline- sahip olduğu için ona gidip geliyorum” diye cevap vermiştir.’”
İbn Ebû Ya‘lâ [rahmetullahi aleyh] şöyle buyurmuştur:
“Ebû Said İbnü’l-A‘râbî [kuddise sırruhû], Ahmed b. Hanbel’in [rahmetullahi aleyh], tasavvuf imamlarından Ma‘rûf-i Kerhî [kuddise sırruhû] hakkında, ‘O, abdal*lardan olup duası makbul olunan bir zattır’ dediğini zikretmiştir. Bir keresinde İmam Ahmed b. Hanbel’in [rahmetullahi aleyh] bulunduğu mecliste Ma‘rûf-i Kerhî’nin [kuddise sırruhû] adı geçmişti. Orada hazır bulunanlardan biri, ‘O, ilmi olarak yetersiz biridir’ dedi. Bunun üzerine Ahmed b. Hanbel [rahmetullahi aleyh], ‘Sus! Allah seni muhafaza etsin. İlimde Ma‘rûf’un [kuddise sırruhû] ulaştığı dereceden başka bir derece murat edilebilir mi!’ diye karşılık verdi.”
İmam Ahmed b. Hanbel [rahmetullahi aleyh], sûfîlerle arkadaşlık kurmadan önce oğluna,
“Oğlum! Hadis ilmine yönel. Şu kendilerini sûfî diye isimlendiren kimselerle oturmaktan kaçın. Zira çoğu zaman onların içinde dininin hükümlerini bilmeyen cahiller olabilir” derdi. Daha sonra Ebû Hamza el-Bağdâdî [kuddise sırruhû] ile arkadaş olup sûfîlerin hallerini öğrendiğinde oğluna şöyle nasihatte bulunmaya başladı:
İmam Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sırruhû] (v. 297/909) şöyle buyurmuştur:
“Eğer Allah Teâlâ'nın bu göğün altında dostlarımız ve kardeşlerimizle konuştuğumuz şu ilimden (marifet ilminden) daha şerefli bir ilim yaratmış olduğunu bilseydim, muhakkak onun peşine düşer ve onu elde etmeye çalışırdım.”
Bir diğer sözünde ise şöyle buyurmuştur:
“Bizim bu ilmimizi tasdik etmek, veliliktir. Bundan dolayı şayet bu ilim sana ihsan edilmemişse, hiç olmazsa ihsan edilen kişileri tasdik et. Zira böyle yaparsan bu ilim üzerine sağanak sağanak yağmasa da ince ince yağar.”
İmam Yusuf er-Râzî [rahmetullahi aleyh] (v. 304/916) şöyle buyurmuştur:
“İlmi ancak edeple anlarsın. Amelin ancak ilimle sahih olur. Hikmeti ancak amelle elde edersin. Hikmetle de zühdü anlar ve zühd hâline ulaşmaya muvaffak olursun. Zühdle dünyevî arzuları terkedersin. Dünyevî arzuları terketmekle ahirete rağbet edersin. Ahirete rağbet etmekle de Allah Teâlâ'nın rızasını elde edersin.”
İmam Gazâlî [rahmetullahi aleyh] (v. 505/1111) şöyle buyurmuştur:
“Kesin olarak anladım ki; özellikle sûfîler, Allah'ın yolunda olan kimselerdir. Onların yaşantıları, yaşantıların en iyisidir. Yolları yolların en doğrusudur. Ahlâkları da ahlâkların en güzelidir. Hatta sûfîlerin yaşayış ve ahlâkını değiştirmek ve daha hayırlısına dönüştürmek için akıllı kimselerin aklı, hikmet sahiplerinin hikmeti ve şeriat ilimlerinin sırlarına vakıf âlimlerin ilmi bir araya getirilse yine de bunu başaramazlar. Çünkü sûfîlerin zahir ve bâtınlarındaki tüm hal ve hareketleri, nübüvvet kandilinin nurundan elde edilmiştir. Zira yeryüzünde nübüvvet nurunun ötesinde kendisiyle aydınlanılacak daha güçlü bir nur yoktur.”
“Oğlum! Sûfîlerin meclisine katıl. Çünkü onlar; ilim, murakabe, Allah korkusu, zühd ve gayretleriyle bizden üstün olmuşlardır.”
Şeyh Ebû Bekir el-Verrâk [kuddise sırruhû] (v. 280/893) şöyle buyurmuştur:
“Kim zühd ve fıkıh olmaksızın kelâm ilmiyle yetinirse, o kimse zındık olur. Kim fıkıh ve kelâm ilmi olmaksızın zühd ile yetinirse, o kimse bid‘at ehli olur. Kim kelâm ve zühd olmaksızın fıkıh ilmiyle yetinirse, o kimse fâsık olur. Kim de bunların tümünde ilim sahibi olursa kurtuluşa erer.”
İmam Fahreddin er-Râzî [rahmetullahi aleyh] (v. 606/1210) şöyle buyurmuştur:
"Sûfîlerin sözünün hulâsası şudur: Marifetullaha giden yol, kalbi (kötü hasletlerden) tasfiye etmek ve zâhirî ilgilerden arındırmaktır. Bu, güzel bir yoldur."
Yine şöyle buyurmuştur:
"Tasavvuf ehli, tefekkürle ve nefsi cismanî alakalardan (dünyevî arzulardan) soyutlamakla meşgul olan bir topluluktur. Onlar, sırlarını ve kalplerini Allah Teâlâ'nın zikrinden boş bırakmamaya gayret ederler. Onlar, beşer topluluklarının en hayırlılarıdır."
İmam Sühreverdî [kuddise sırruhû] (v. 632/1234) şöyle buyurmuştur:
"Sûfî şeyhler, farz olan ilimleri öğrenmek için bütün gayretlerini sarfetmiş, onu hakkıyla öğrenerek emir ve yasakları hakkıyla yerine getirmiş, Allah Teâlâ'nın onları muvaffak kılmasıyla bu mesuliyetten kurtulmuşlardır. Onlar Allah Teâlâ'nın,
'Habibim! O halde seninle beraber tövbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi istikamet üzere ol!' (Hûd 11/112) âyet-i kerimesinde emrettiği istikamet hususunda Resûlullah’a [sallallahu aleyhi ve sellem] tâbi olarak bu yolda istikamet üzere olduklarında ise Allah Teâlâ onlara ilimlerin kapılarını açmıştır."
İmam Şa‘rânî [rahmetullahi aleyh] şöyle buyurmuştur:
"Allâme İzzeddin b. Abdüsselâm [rahmetullahi aleyh] (v. 660/1262), 'Bizim sahip olduğumuz ilim dışında kendisiyle Allah Teâlâ'ya yaklaşılan başka bir yol var mıdır?' derdi. Daha sonra Ebü'l-Hasan eş-Şâzelî’nin [kuddise sırruhû] talebesi olunca sûfîlerin yolunu övmeye ve şöyle söylemeye başladı:
"Şüphesiz bu sûfîler, şeriatın zahiri ve hakikatiyle amel ederken diğer insanlar ise sadece zahiriyle amel etmişlerdir."
Devamında ise şöyle buyurmuştur:
“Benim bu sözümün en doğru delillerinden biri de ilimde yüksek mertebelere ulaşsa da fakih bir kimsede hiçbir zaman keramet gerçekleşmemesidir. Fakat fakih, amel hususunda onların yolunu takip etmesi durumunda kendisinden keramet zuhur edebilir. Zira kerametler mucizelerin dalıdır. Keramet, şeriata tâbi olmanın doğruluğu hususunda bir delildir.”
Kadıların kadısı İmam Tâceddin es-Sübkî [rahmetullahi aleyh] (v. 771/1370) şöyle buyurmuştur:
"Allah Teâlâ sûfîleri muhafaza etsin, onları güzel makamlarda ağırlasın, bizi ve onları cennette bir araya getirsin. Onlardan olmadığı halde onlar gibi görünenlerin çokluğu sebebiyle, onların hakiki halini bilmemekten kaynaklanan birçok söz ortaya atılmıştır. Onlar, dünyadan yüz çevirip vakitlerinin çoğunu ibadetle geçiren kimselerdir."
İmam Sübkî [rahmetullahi aleyh] daha sonra tasavvufun tanımlarından bahsetmiş ve sonunda şöyle buyurmuştur:
“Hulâsa olarak onlar Allah'ın dostlarıdır. Yine onlar anıldıklarında rahmet inmesi umulan ve duaları yağmura/berekete vesile olan seçkin kullardır. Yüce Allah onlardan ve onların vesilesiyle bizden de razı olsun."
İmam Şâtıbî [rahmetullahi aleyh] (v. 790/1388) şöyle buyurmuştur:
"Sûfîler, inançlarını sünnete tâbi olma üzerine inşa etmiştir. Onlar, Ehl-i sünnet'in ittifakıyla Allah Teâlâ'nın mahlûkatı arasındaki seçkin kullarıdır."
Kısacası, tasavvuf yolu, mütekaddim âlimler tarafından nesilden nesile kabul görmüş ve talep edilmiştir. Onları kötüleyenlerin ancak onların yolunu bilmeyen, Hak yola karşı kör olan, nefsi sebebiyle haset sahibi olan ve Allah Teâlâ'nın kalplerine perde indirmesi sonucu nefsinin isteklerine kapılan kimseler olduğunu görürsün.
Kaynaklar ve Açıklama:
- Süyûtî, Te’yîdü’l-Hakîka, s. 12.
- Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 1/394.
- Şemseddin İbn Muflih, el-Âdâbü’ş-Şer’iyye, 2/323.
- Abdullah b. Esad el-Yâfiî, Ravzû’r-Reyâhîn, s. 24-25; Neşrü’l-Mehâsin’il-Gâliyye, s. 398.
- İbn Ebû Ya‘lâ, Tabakâtü’l-Hanâbile, 1/382.
- Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl fi’l-Evliyâ, 2/200.
- Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, 10/236; Sülemî, Tabakâtü’s-Sûfiyye, s. 180.
- Kuşeyrî, er-Risâle, 2/573.
- İbn Ataullah el-İskenderî, Letâifü'l-Minen, s. 13.
- Sülemî, Tabakâtü's-Sûfiyye, s. 154.
- Gazâlî, el-Münkız mine'd-Dalal, s. 177-178.
- Fahreddin er-Râzî, İ'tikâdâtü Fırakıl-Müslimîn vel-Müşrikîn, s. 72-73.
- Sühreverdî, Avârifül-Maarif, s. 73-74.
- Şa'rânî, el-Envârü'l-Kudsiyye, 2/46.
- Tâceddin es-Sübkî, Muîdü'n-Niam, s. 93-94.
- Şâtıbî, el-Muvâfakât, 5/242.